Loading

FOTOĞRAFIN KISA TARİHİ

FOTOĞRAFIN KISA TARİHİ

Fransız Bilimler Akademi’sinin fotoğrafı resmen dünyaya duyurduğu 1839 tarihi, fotoğrafın miladı olarak bilinir ki bu çok da yanlış değildir. Ne var ki, Daguerre’in (soldaki fotoğraf) buluşu olarak ezberlenen fotoğrafın öyküsü tahminlerin çok ötesine gidiyor. Bir sanatçı ve kimyager olan Louis Daguerre, ilhamını ta İbn Heysem’den, belki de M.Ö. 479-381 yılları arasında yaşamış olan, Çinli filozof Mo-Ti’ye, den veya daVinci’den, veya Aristotales’ten alıyordu. Elimizdeki kaynaklar, bizi bu fikre ulaştırıyor.

Camera Obscura

Kelime anlamı “karanlık oda” olan camera obscura (sağ alt köşede), günümüzün fotoğraf makinelerinin büyük büyük babasıdır. İlk tasarımı hakkındaki bilgilerde Yunan filozof Aristotales’e kadar gitse de, en geniş bilgiye, M.S. 965 yılında dünyaya gelen Basra doğumlu fizikçi, matematikçi, filozof Hasan İbn El-Heysem’de buluyoruz. Batılı kaynaklarda bu filozofun adı Alhazem olarak bilinmektedir.

Peki camera obscura nedir? Fiziksel tarifini şöyle yapabiliriz: Küp biçiminde, içi tamamen karanlık, yüzeylerinden birine açılmış olan küçük bir delikten içerideki karşı yüzeye dışardan gelen görüntünün ters olarak yansı(tıl)dığı ve kopyalandığı büyükçe bir kutudur. Mo-Tl ile çağdaş olan, Yunanlı bir yazar olan Pilnius’un, duvara yansıtılan bir görüntünün konturları çizilerek elde edilen resimlerinden söz edilir. Bunun camera obscura’nın temelini oluşturduğu düşüncesi pek de yersiz olmasa gerekir. Dahası, Daguerre’in ilhamının bu çalışmalara dayandığını da rahatlıkla iddia edebiliriz. Pilnius’un bu bir çeşit kopyalama tekniği, fotoğrafın resimle olan bağı hakkında da bize fikir vermektedir. Bize bu yazıda kaynaklık eden, S.Haluk Uygur’un Fotoğrafik Düşünme Tarihi’nde de belirtildiği gibi, fotoğrafın resmetme tekniğinden biri olarak fotoğrafa resim denmesi yadırganacak bir şey değildir. Benim çıraklık dönemimde fotoğrafçılara "Resimci" de denirdi. 

Heysem’in (sol alttaki resim) camera obscura hakkındaki yazılarını tercüme eden Roger Bacon’, Avrupalıların bu teknik hakkında bilgi edinmesini sağlamıştır. Da Vinci’nin resimleme tekniği olarak camera obscura’dan yararlandığı iddia edilir.

 

İlk Mercek

            Fotoğraf yazarı Ergun Turan, camera obscura’nın ilk çiziminin 16. yy.’da yaşamış olan Hollandalı hekim Reinerus’a ait olduğunu belirtiyor. Nam-ı diğer “Karanlık kutu” olan camera obscura’ya ilk merceği kullanmalı ise, Reinerus gibi bir hekim olan İtalyan Girolamo Cardano akıl etmiş. Kutunun delik çemberine ince kenarlı bir mercek yerleştiren Cardano, görüntünün daha net olarak duvara yansımasını sağlamıştır. Bu mercek, günümüzün en gelişmiş objektiflerin de atasıdır.

            Başlangıçta bir insanın içine girebileceği devasa boyutlara sahip olan karanlık kutu, zaman içerisinde geliştirilen teknik ve teknolojilerle küçültülerek elde taşınabilir bir boyuta indirgenmiş. Bu tekniğe de 1571-1630 yıllarında yaşamış olan Kepler el atmış! Kepler, kutu içerisine yerleştirilen aynalarla görüntünün arka plana ters düşmesini engellemiş. Peşi sıra gelen optik yeniliklerle fotoğraf artık kutularda değil, geliştirilmiş makinelerde çekilmeye başlanmış. Kaynaklarımızda, Kepler’in dışında, bu sürece hizmet etmiş Kaspar Scott, hocası Kircher gibi isimlerden de söz ediyor.

(Not: Bu sürecin ayrıntıları, yukarıda adı geçen S.Haluk Uygur’un söz konusu kitabında bulunmaktadır.)

           

İlk Diyafram, İlk Emülsiyon

            Camera obscura üzerindeki teknik çalışmalar hızla sürerken, kutu üzerindeki mercek sayısı da artıyordu. Kaynaklarımız, Alman Johann Zahn adlı bir keşişin karanlık kutuya delik açmak yerine, bir borunun içine yerleştirdiği farkı merceklerle görüntüler elde ettiğinden söz ediyor. Bunun günümüz zoom objektiflerin ilk çalışmaları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zahn, aynı kutunun önüne, ışığın dozunu kontrol eden bir diyafram ve iç kısmına da 45 derecelik bir ayna da eklemiştir.

            Yazımızın başında sözünü ettiğimiz Louis Daguerre, tüm bu yaşanan deneyim ve çalışmalar ışığında hareket ederek, kutu içerisindeki yüzeye ışığa duyarlı olduğu tespit edilen gümüş iyodür sürerek, mercekten gelen görüntünün sabitlenmesini sağlayan “Daguerreyotip (dagoratip) tekniğini geliştirmiştir. Işığa maruz kalan gümüş tuzlarıyla kaplı levha, daha sonra cıva buharına tutularak, görüntünün belirginleşmesi sağlanmıştır. Levhaların üzerine sürülen, ışıkta kararma özelliği taşıyan gümüş tuzları, daha sonraki cam ve asetat filmlere uygulanan emülsiyonun ilk versiyonudur.

            Bütün bu çalışmalar, gözle görülebilen bir görüntünün artık elle tutulur hale getirilmesini amaçlamaktadır. Birçok sanatçı, sanatsever ve aydın, o dönemlerde bu görüntüleme tekniğinin resim sanatının sonunu getireceğini iddia ederek adeta fotoğrafa karşı savaş açmışlardı. Oysa gelişmeler bunun hiç de öyle olmadığın ve olmayacağını; fotoğrafın bırakın resmi baltalamasını, ona bir anlamda hizmet edeceği gerçeğini ortaya koymuştur. İzlenimciler, doğayı betimleyen bazı çalışmalarında fotoğraftan yararlanmayı ihmal etmemişlerdir. Bir resim emekçisi olarak ben de fotoğraftan zaman zaman yararlandım. Bunu bir zaaf ve/veya kolaycılık ve kopyacılık olarak değerlendiren sığ kafalara Leonardo Da Vinci gibi bir dehanın bile bunu yaptığını anımsatırım (Kaldı ki böyle bir kopyacılık, okul sınavlarında yapılan kopyacılıktan daha etiktir.)

           

            Daguerreyotip’e (dagoratip) geri gelecek olursak, bu alandaki çalışmalar, yapılan işlemlerin adının “Işıkla yazılan çizgi” veya “Işık çizgisi” anlamına gelen “Fotoğraf” sözcüğünün literatüre girmesini sağlamıştır.

 

İlk Fotoğraf(lar)

 Daguerre adının fotoğrafın icadıyla birlikte anılması yanlış değilse de eksiktir. Çünkü bu alanda yapılan çalışmalarda Louis Daguerre yalnız değildir. Onunla bu çalışmalara katılan Joseph-Nicephor Niephe adlı diğer bir kahramanımız var. Fransa’nın Le Gras kasabasındaki evinin penceresinden çektiği fotoğraf ve ardından gelen birkaç kare, tarihin ilk fotoğraf(lar)ı niteliğini taşır. Niepce, yüzeyine gümüş tuzları sürülen levhaları kullanarak bunları elde etti. Niepce, çekimi sekiz saat süren bu çalışmalara, “güneşin çizgisi” anlamına gelen “heliografi” adını verdi.

            Niepce’in bu alandaki çalışmaları fotoğrafın resmi duyurusundan tam 17 yıl önce başlatmıştı. Evinin penceresinden çektiği fotoğraf ise 1826’ya tarihlendirilmektedir. Diyeceğimiz şu ki: Daguerre, Niepce’in fotoğraf alanındaki çalışmalara önemli ölçüde katkılar sağlayan girişim ve deneylerinden yine önemli ölçüde yararlanarak sonuca ulaştı. Aslına bakarsanız, Niepce ve Daguerre, fotoğraf konusundaki çalışmalarını, Niepce’in 5 Temmuz 1833’teki ölümüne kadar birlikte sürdürmüşlerdi. Fotoğrafın resmi duyurusu onuru böylelikle Daguerre’e nasip oldu. İlk fotoğrafı Niepce çekmiş olsa da başarı Daguerre’e biçildi.

            Hakkını yemeyelim, Niepce 1833’de yaşama veda etmeseydi, fotoğrafın icadı ve resmi duyurusu ikisine birden mal olacaktı. Çünkü bu ikili, fotoğrafın mutfağında uzun zaman birlikte çalışmışlar. Yani Daguerre Niepce’in hakkını yemiş gibi bir durum söz konusu değil. Niepce’in zamansız ölümü Daguerre’i bu konuda yalnız bırakmış gibi görünüyor.

           

Kırk Kiloluk Makine

Daguerre’in çalışmaları resmiyet kazandıktan ve fotoğrafın icadının ilanından sonra, başını ressamların ve bazı varlıklı Avrupalıların çektiği kafileler, ağırlıkları yaklaşık kırk kiloya varan dev kameralarıyla dünya turuna çıktılar. İçlerinde İstanbul’un da bulunduğu doğu gezilerinde fotoğraflar çektiler. İşin estetik yanıyla tuzu kuru ressamlar ilgilenirken, o zamanlarda bir işçinin sekiz aylık maaşına tekabül eden fiyatlarıyla da diğer zenginler ilgileniyordu. Kısacası, dagoratip makineler hem malzeme hem de fiyat açısından son derece ağırdılar. Bu ağır makinelerin bir diğer olumsuz yanı da çok uzun pozlamalarla çalışmalarıdır. Öyle ki, örneğin Mısır Piramitleri karşısında yapılan çekim sırasında çevrede birçok insanın gezinmesine rağmen, fotoğrafta tek bir insan görünmüyordu. Bunun tek nedeni, uzun, hem de epey uzun pozlamalardı.

 

 

 

Seyyah Fotoğrafçılar İstanbul’da

            Mısır Piramitleri gibi egzotik yerlerin bol bol fotoğrafları çekiliyor, çekilen ve baskısı yapılan kalitesiz fotoğraflar bile çok yüksek fiyatlara alıcı buluyordu. Fransız ve diğer Batılı seyyahların koşturarak gittiği yerlerden biri de Osmanlı’nın başkenti İstanbul’du. Öteden beri merak konusu olan bu doğunun mistik ve gizemli şehri, dönemin fotoğrafçılarının iştahını kabartıyordu. Harem ise başlı başına bir ilgi alanıydı Avrupalı için. Kafalarında kurdukları Harem’le ilgili fantezilerine erişebildiler mi? Elbette hayır. Sarayın içindeki birçok çalışanın bile giremediği Harem elbette aç gözlü Batılı sergüzeşte kapısını açmayacaktı.

            Fotoğrafın resmi duyurusunun yapıldığı 1839 tarihinde Osmanlı tahtında Abdülmecid bulunuyordu. Padişah, dönemin kalıplarının aksine, modern ve Batılı bir düşünceye sahipti. Resmin bile günah sayıldığı İslam coğrafyasında bu, oldukça sıra dışı bir şeydi. Fotoğrafın yakın bir zamanda önce İstanbul’a, sonraları diğer kentlere erişmesinin temelinde Abdülmecid’in bu özelliği rol oynamıştır kuşkusuz.

            İstanbul’un sokaklarına yayılıp fotoğraf çeken seyyahların ilgi alanlarını camiler, çeşmeler, köprüler, kuleler (Galata Kulesi), çarşılar, kayıklar, seyyar satıcılar ve şehir panoramaları oluşturmaktaydı. Harem konusunda ise umduklarını bulamayanlar, sözde Osmanlı giysileri giydirilmiş kadın ve erkeklerin fotoğraflarını, Harem atmosferi oluşturulmuş stüdyolarda, düzmece pozlarla çekmişler. Gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan bu fotoğraflar, Piramit fotoğrafları kadar ilgi görmüş mü, bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, Avrupalı seyyahların Osmanlı sarayının Harem’i konusunda heveslerinin kursaklarında kaldığı. Amiyane tabirle, avuçlarını yaladıkları…

 

Osmanlı’da İlk Fotoğrafçılar

Konuya girmeden önce, bu konuda hatırı sayılır, saygın eserler veren kaynaklardan söz etmemiz gerekiyor. Genelde yazı sonlarında “Kaynakça”da belirtilen bu tür alıntı yapılan eserler bizce sona bırakılamayacak kadar önemli.

İlk eserimiz: İstanbul Fotoğrafçılar Sultanlar 1840-1900/ Metin: Catherine Pinguet, Koleksiyon: Pierre de Gigord, Çeviri: Saadet Özen/ İş Bankası Kültür Yayınları”. Fotoğrafın İstanbul serüvenini içeren hacimli bir kitap.

 İkinci eserimiz: Gülderen Bölük Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Fotoğrafın Serüveni/ Kapı Yayınları.

Üçüncü eser: Sebah & Foailler’den Foto Sabah’a Fotoğrafta Oryantalizm/ Engin Özendes-YKY.

 Dördüncü kaynağımız ise, “Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı 1923-1960/ Seyit Ali Ak.

 Son kaynak eserimiz de: Tarihe Tanıklık Eden Bir Objektiften Kurtuluş Savaşı Etem Tem’in Hatıraları.

           

Fotoğrafla ilgilenen yediden yetmişe herkese önemle öneriyorum bu eserleri. Birçok kişinin geçim kaynağı olan fotoğrafın kilometre taşlarının tarih içerisinde nasıl, ne zaman ve hangi koşullarda döşendiği tüm ayrıntılarıyla bu eserlerde verilmiş. Emeği geçen herkesi 46 yıllık bir fotoğraf emekçisi olarak saygıyla ve minnetle kutluyorum.

            Bu önemli ve girizgâhtan sonra, önce İstanlul’da, sonrasında da Anadolu’da çalışmalarına başlayan ve birçok ustanın yetişmesinin önünü açan gayrimüslim fotoğrafçılara bakalım.

 

İlk sıralarda Louis Daguerre’in öğrencisi olan ve İstanbul’da 1845 yılında stüdyo çalıştıran Mösyö Kompa, aynı yılda Mösyö Arbeş, Loran Enstrans, Gullaume Bergren, James Robertson, Enrnest Edouarde de Caranza’yı görüyoruz. Ardından, Osmanlı tebaasından Rum asıllı Vasilaki Kargopulo., İstanbul’da stüdyo çalışmaları yapmış. Kargopulo ilerleyen yıllarda Osmanlı sarayında da hizmet vermiş.

            Bu isimlerin ardından İstanbul’da açılan stüdyo tarihleriyle aşağıda verilmiştir:

18957’de Pascal Sabah (Foto Sabah)

1858’de Viçen Abdulah Biraderler

1860’da Vuccinio - Constantaine J. Fettel Ortak stüdyosu

1870’de Rober Karakaşyan

1879’da Nicholas Andrimenos

1880’de Bogos Tarkulyan ve Gülmez Biraderler

1900’de Aşil Samancı

 

            Bunların dışında, Askeri Okullarda fotoğrafın ders olarak alınmasının ardından tarihte Asker Fotoğrafçılar adıyla anılan bir grup oluştu. Servili Ahmed Emin, Üsküdarlı Ali Sami, Yüzbaşı Hüsnü, Fahrdettin Türkkan, Zekai Bey ve İsmail Hakkı Bey, bu grubun temsilcilerinden sadece birkaçı…

 

İlk Müslüman Fotoğraf Stüdyosu

            Tarihte ilk Müslüman fotoğrafçı olarak, Resne Fotoğrafhanesi’nin kurucusu Baheddin Bediz’i görüyoruz. Bediz, Girit Adasında açtığı kırtasiye dükkanını, İsmail Hakkı Bey’in teşvikiyle fotoğrafhaneye dönüştürür. Buradaki siyası çalkantılar nedeniyle stüdyoyu, kalfası ve ilerleyen tarihlerde İzmir’e mal olacak olan Hamza Rüstem’e devrederek İstanbul’a yerleşir. Cağaloğlu Yokuşu’nda açtığı stüdyoda hizmetlerini sürdürür.

            Müslüman ve Türk fotoğrafçılara daha sonraları birçok isim katılır. 1923’teki Cumhuriyet’in ilanının ardından Ferit İbrahim, Turan Fotoğrafhanesi, Türk Hanımlar Fotoğrafhanesi ve Yeraltı Fotoğrafhanesi bunlardan bazılarıdır. Bu stüdyolarda çekilmiş portreler; ışık, dekor ve poz verme açısından günümüz fotoğrafçılarına da esin kaynağı olacak niteliktedir.

 

Etem Tem Kimdir?

Türk fotoğrafçılığından söz ederken Etem Tem’i konu etmemek haksızlık ve eksiklik olur. Tem’in önemi; Millî Mücadele yıllarında uzun zaman Mustafa Kemal’in yanında yer almasıdır. Etem Tem, 1.Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde bulunmuş, Bakû’ye gönderilmiş, fakat oradaki İngiliz işgali nedeniyle Gülcemal Vapuru’yla İstanbul’a dönmüştür.

            Etem Tem Kurtuluş Savaşı süresince cephelerde bulunmuş, Mustafa Kemal’in birçok fotoğrafını çekmiştir. Bunların başında, bir abide niteliği taşıyan Mustafa Kemal’in Kocapete’deki o ünlü fotoğrafı gelir. Tem’in hatıralarına göre; Mustafa Kemal burada kayalık tepenin ucuna gelir. Hafifçe eğilir. Başparmağı dudaklarının arasında, düşünceli bir durumdadır. Etem Tem hemen makinesine davranır ve adeta nefesini tutarak deklanşöre basar. Saat 11.00’dır. Kurtuluş Savaşı’nı ve Kocatepe’yi bir anıt haline getiren bu fotoğraf böylece kayıtlara, daha doğrusu filme geçer. Etem Tem, o gün 7x11 boyutlarında 8-11 adet film rulosu kullanır.

            Tüm Kurtuluş Savaşı kahramanlarını burada bir kez daha saygıyla anıyor, huzurlarında saygıyla eğiliyoruz.

           

İzmir’de İlk Stüdyolar/ Hamza Rüstem

Hamza üstem (soldaki fotoğraf), Bahaeddin Bediz’den 1909 yılında Girit’te devraldığı “Bahaeddin Bediz Fotoğrafhanesi”ni 1924 yılında kapatarak, ailece mübadele ile İzmir’e yerleşir. Günümüzde de yeni kuşağın çalışmalarını sürdürdüğü Kemeraltı Emirler Çarşısı (Hamza Rüstem Pasajı)’ndaki adreste, Girit’teki aynı unvanla çalışmalarına başlar.

 Bahaeddin Bediz (Sağdaki fotoğraf), 1920’lerin sonlarına doğru. İstanbul’daki stüdyoyu kapatarak İzmir’e yerleşir ve Konak’ta 2. Beyler Sokağında çalışmalarını burada sürdürür. Bu arada, Hamza Rüstem, “Bahaeddin Bediz Fotoğrafhanesi” unvanını büyük bir saygı örneği olarak ustasına devreder ve Hamza Rüstem” adıyla çalışmalarına devam eder.

Hamza Rüstem; fotoğraf mesleği ve sanatıyla özdeşleşmiş, bu alanda bir de müze kurmuş isim olarak varlığını sürdürmektedir.  Uzun yıllar dileriz.

 

Fikri Göksay

 

            İzmir’e mal olmuş bir diğer fotoğrafçı da Fikri Göksay’dır. Sanatçı bir kimliğe sahip olan Göksay, her biri sanat değeri taşıyan sıra dışı portre çekimleriyle İzmirlilere kendini kabul ettirmiştir.

            Baba mesleği olan fotoğraf, aynı zamanda bir şair olan Fikri Göksay için adeta bir sanat malzemesidir. Yurt çapındaki gezileri sırasında çektiği fotoğraflar hem Türkiye turizmine hem de fotoğraf sanatına önemli katkılar sağlamıştır.

            Mustafa Kemal Atatürk’le bir haftalık bir süre içinde karşılaşma olanağı bulan Fikri Göksay, Kurucumuzun fotoğraflarını çekme onuruna erişmiş fotoğrafçılarımızdan biridir.

 

Cemal Yalkış

            Alaminüt fotoğraf; bu alandaki en pratik ve bir o kadar da iptidai tekniklerden biridir. Genellikle insan portrelerinin çekiminde kullanılmıştır. Cemal Yalkış, bir fotoğraf ve İzmir tutkusu olarak, satın aldığı böyle bir makine ile, neredeyse gözüne ilişen her objenin fotoğrafını çekerek pratiğini geliştirmiş, sonraları, daha profesyonel nitelikte olan manzara ve şehir fotoğrafları çekip turistlere satarak geçimini sağlamıştır.

            Cemal Yalkış adını ayrıca Kuvvayı Milliye Ordusu’nun İzmir’e girişi, Kadifekale’ye ilk Türk Bayrağının çekilişi, İstiklal Mahkemeleri ve Menemen Olayları’nın tanığı olarak duyarız. Cam filmlere çekilmiş bu fotoğraflar, tarihimizde çok önemli bir yere sahiptir.

            Yalkış’ın bir diğer özelliği ise, İzmir’de kıyılmış ilk resmi nikahlı evlilik yapan kişi olmasıdır.

 

Mustafa Kapkın

Hava Kuvvetleri’nde üç yıl pilotluk yaptıktan sonra 1943 yılında portre fotoğrafçılığa başlamıştır. Almanya’nın Köln kentinde Devlet Yüksek Fotoğrafçılık Enstutüsü’ndeki eğitimini ekonomik nedenlerle yarıda bırakmak zorunda kalmıştır. Mustafa Kapkın, sualtı konulu fotoğrafları ve sinema çalışmalarıyla dikkat çeker. Hürriyet Gazetesi bu fotoğrafları altı sayfa süreyle yayımlamıştır. Çanakkale Boğazı’nda yaptığı sualtı çalışmaları, yine aynı gazetede yer almıştır.

            Sualtı konusunu içeren bir çok çalışması ayrıca Hayat, Image, Sommerso, Skin, Diver, H Longe dergilerinde yayımlanmıştır.

            “Nine” adlı fotoğrafı Altın Madalya alan Mustafa Kapkın, Türkiye’de ilk sualtı fotoğraf ve film çalışmalarını yapan fotoğrafçı unvanına sahiptir.

 

 

Anadolu’da Fotoğraf

          

Fotoğrafın gizemli dünyasına adım attığım 1974 yılında siyah beyaz bir teknik uygulanıyordu. Fotoğraflar karanlık odanın kimyasal ve fiziksel ortamında, dakikalar ve saatler süren bir emek sonunda ortaya çıkıyordu. Usta-çırak ilişkisi içinde öğrenilen fotoğrafçılık, zamanın stüdyolarında çalışarak meslek ediniliyordu.

            Ben, Anadolu’nun o yıllarda küçük bir kenti olan Konya’da, tam altı stüdyoda çalıştım. Bunlardan biri, Konya’nın ilk stüdyosu olan Foto Behçet’tir. Stüdyo, üç katlı, tamamen ahşap ve cumbalı bir binanın ikinci katındaydı. Binanın gıcırdayan merdivenlerinden stüdyo katına çıkılırdı. İçeriye girdiğinizde herkesi etkisi altına alan tarihi bir hava ve koku vardı. Ustam Ahmet (Oğul) Amca, stüdyonun ikinci kuşak ustasıydı. Yaklaşık bir yıl bu tarihi stüdyoda rötuşör olarak çalıştım. Rötuş tekniğini tüm inceliği ile burada öğrendim. Foto Behçet, Konya’da bir okul niteliğindeydi. Burada çalışan veya çalışmış kalfalar parmakla gösterilirdi. Bunlardan biri de bendim.

            Gelelim Foto Behçet’in benden ve hatta ustamdan önceki tarihine…

            Hasan Behçet Kılıkçı Konya merkezde bulunan İplikçi Camii arkasındaki Emir Pervane Sokakta yaptırdığı üç katlı binanın ikinci katında Konya’nın ilk fotoğraf           stüdyosunu açtı. Genellikle stüdyo çekimleri üzerine çalışan Behçet Beyin bu fotoğraflarında sepya renkler dikkati çekmiştir.

            Hasan Behçet 1956 yılında stüdyoyu yeğeni Ahmet Oğul ve kayınbiraderi Turan Beye devretti.

 

            Konya diğer stüdyoları şöyle sıralanıyor: Mehtap Fotoğrafhanesi/ Abaoğlu Mehmet Tevfik, İbrahim Nuri Tangur, Süleyman Eşref Balum, Ahmet H. Ektem, Serat Akkartal, Ekrem Karayel, Remzi Acar, Hamit Kuday, Halil Fikret.


 

paylaş


Yorum Yapın

Hemen Ara
WhastApp Ara